Navkurd

Melek Tavus’un halkı Ezidiler


Başbakan Recep Tayip Erdoğan, 18 Mayıs 2011’de Siirt’te yaptığı seçim konuşmasında “Kürtlerin dini Zerdüştlüktür diyor. Kim diyor İmralı diyor ve onun izinde olanlar. Şimdi Cuma namazını kılıyorlar. Cuma’ya gitmiyorlar, devletin imamı arkasında durmuyorlar. Bir yerde durup kadın erkek karışık namaza duruyorlar. Bunun bir adabı var. Cuma cem demektir. Biraraya gelmektir. Bunlar birlik ve beraberliği bozmak için bu yola başvuruyorlar” demişti.


Abdullah Öcalan’ın böyle deyip demediğini bilmiyorum ama bazı okurlar bu konudaki fikrimi sorunca, seçim ortamının ağır atmosferini kültür konularıyla dağıtmak iyi olur diye düşündüm ve bu haftayı İslam kaynaklarınca “Mecusilik” (Ateşperestlik) diye de adlandırılan Zerdüştlüğe ve Zerdüştlüğün Türkiye’deki temsilcisi Yezidiliğe ayırdım.

***

Eski Farsça yani Pehlevice Zerdüşt kelimesinin etimolojisi konusunda çeşitli iddialar var. Karmaşık bir konu olduğu için derinleşmeden söylersem, büyük ihtimalle Yunanca Zarathushtra’dan gelen Zerdüşt, çeşitli doğu dillerinde “yaşayan yıldız”, “muhteşem altın”, “altın krallık” anlamına geliyor.

Zerdüşt, eski İran’ın tanınmış ailelerinden Spitama’ya mensup bilge kişi. Hangi çağda yaşadığı konusunda da sayısız iddia var. Bunlar, MÖ. 6 binli yıllardan başlayarak İsa’nın doğumuna kadar uzanıyor.  Ama en güçlü tahminler Zerdüşt’ün, MÖ. 6. yüzyılda yaşadığı yolunda.

Zerdüşt, Tanrı Ahura Mazda’nın mesajını dünyaya taşıyan bir peygamber. Zerdüştlük hem tek tanrılı bir din hem de ateşe tapmak gibi özellikler taşıyan pagan bir din. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığı etkileyen Zerdüştlük MÖ. 559-330 yılları arasında İran’da hüküm süren Ahemeniş hanedanı döneminde büyük taraftar bulmuş.

Büyük İskender’in kılıcı

Büyük İskender’in MÖ. 330 yılında Ahemeniş’in başkenti Persopolis’i fethetmesinden sonra İran Helen kültürünün etkisine girince, Zerdüştlük kenara itilmiş. Ancak Sasaniler Dönemi’nde  (MS. 224-551) İran’ın resmî dini haline gelen Zerdüştlük, 7. yüzyıldan itibaren Müslümanlığın etkisiyle zayıflamış. Öyle ki, 8. yüzyıldan itibaren Zerdüştler İran’ı terk ederek Hindistan’a (esas olarak Bombay civarına) göç etmek zorunda kalmışlar. 19. yüzyılda İran’ın Kirman ve Yezd şehirlerinde yaklaşık 7-8 bin Zerdüşt’ün yaşadığına dair kayıtlar var. Bugün bu küçük grubun varlığını koruyup korumadığını bilmiyorum ama Hindistan’daki Parsiler arasında Zerdüştlük hâlâ yaşıyor.


Öküz derisine yazılan kitap

Zerdüştlüğün Kutsal kitabı Avesta’nın orijinalinin ateşe daldırılmış tahta çubukla on iki bin öküz derisi üzerine yazıldığını kabul ediliyor. Rivayete göre,  Büyük İskender’in İran Seferi sırasında bu nüshaların 17 cildi yakılmış, geri kalan ciltler, İskender’in ordularının önünden kaçarak Hindistan’ın Bombay bölgesine sığınan Farisiler tarafından saklanmış. Bu metinler Sasaniler döneminde 21 cilt halinde tekrar biraraya getirilmiş, ancak İran’ın İslam ordularınca istila edildiği dönemde bu kitaplar yine dağılmış.


Avesta
ve açıklamaları

Pehlevice gibi eski bir dilde kaleme alınan Avesta’nın anlaşılmasındaki bu güçlük dolayısıyla, ilk dönemlerde de onun tefsirine ya da yorumuna ihtiyaç duyulmuş. Avesta ile ilgili yapılan bu yorumlara Zend (Pehlevice’de yorum, şerh) denmiş. İran’da İslam’ın yayılmasından sonra ise, bölge halkının Zerdüştlükten kopmaması için o bölgelerdeki eski eserlerin anlaşılması ve tahrip edilmemesi için Zend Avesta’nın da açıklaması, şerhi yazılmış ve buna Pazend denmiş. Bir de Zerdüşt’ün el yazısı olan Gata’lar (bir çeşit hadis kitabı) var. Gata’lar, yüzyıllar içinde başına gelmedik iş kalmayan Avesta’daki boşlukları doldurmak amacıyla kutsal kitaba yedirilmiş. Bitmedi, bir de Azer Farhzat adlı bir Zerdüşt’ün bir gurup öğrencisi ile hazırladığı Dinkerd adlı dokuz ciltlik bir “Avesta yorumu” var. I. ve II. cildi tahrip olan kitaptan günümüze, III. Cildin bir kısmıyla, diğer ciltler günümüze ulaşabilmiş. Dolayısıyla günümüze ulaşan 141.000 kelimelik Avesta metinlerinin orijinal olduğu epey şüpheli.


İyilik ve kötülüğün savaşı

Zerdüşt dini, Ahura Mazda’ya ibadeti, meleklere saygıyı, şeytanlar gibi kötü güçlere laneti ve iyilikte yarışı vazediyor. İyilikle (Spenta Mainyu)  kötülük (Angra Mainyu) arasındaki savaşı dünyanın sonuna kadar sürecek, sonunda tanrı Ahura Mazda galip gelecek, dünyanın sonu onun otoritesini tesis ettiği gün olacak diyen Zerdüştlükte, ateş önemli bir ibadet unsuru ancak, İslam’daki beş vakit ibadet, sırat köprüsü, ölümden sonra sorgulanma, ödüllendirilme ve cezalandırılma (cennet-cehennem) kavramlarının benzerleri de var. Ateş Zerdüşt ibadetinde önemli bir unsur ve bu yüzden Zerdüştlere Müslümanlar “Ateşe Tapanlar” diyorlar.


Melek Tavus’un halkı: Ezidiler

Ezici çoğunluğu Sünniliğin Şafii kolundan olan Kürtlerle ilişkilendirilecek Zerdüştlükten ilham alan inanç kümesi ise, Türkiye kamuoyunda yanlış biçimde “Şeytana Tapanlar” olarak adlandırılan Ezidiler. Dünya yüzünde, büyük bir çoğunluğu Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Cezayir, İran, Gürcistan, Rusya ve Ermenistan (Gümrü ve Erivan’ın köylerinde) olmak üzere yaklaşık 1,5 milyon Ezidi’nin yaşadığı tahmin ediliyor. (Ancak bu sayıyı 500 bine kadar indiren kaynaklar da var.) Ezidilerin dili ağırlıklı olarak Kürtçenin Kurmanci lehçesi. Ancak Ortadoğu cemaatlerinde Arapça konuşanlar da var.


Yezidi mi, Ezidi mi?

Ezidilik, Zerdüştlük, Musevilik, Müslümanlık (özellikle Alevilik), Hıristiyanlık (özellikle Nasturilik) gibi tek tanrılı dinlerle, Maniheizm ve Mazdaizm gibi pagan inanışlarından ve tasavvuf felsefesinden izler taşıyan bir çeşit “bağdaştırmacı” (senkretik) bir inanış. Türkiye’deki Ezidilerin nüfus kâğıtlarında din hanesi boş bırakılıyor.)

Ezidi adının etimolojisi ile ilgili pek çok iddia var. Bunlardan en bilineni İslam tarih yazımında kötülük ve kalleşliğin simgesi olarak kabul edilen Muaviye’nin oğlu Yezid’den geldikleri. Bu nedenle de Türkiye’de Ezidi terimi değil Yezidi terimi yaygın.

Ezidiler bu etimolojiyi kendilerini “ötekileştirmek” için yapıldığı gerekçesiyle reddediyorlar. Bilindiği gibi Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin ve 77 yakını, 10 Ekim 680’de, Yezid’i halife olarak tanımadığı için, Kerbela denen yerde susuzluğa mahkûm edilerek öldürülmüş ve bu olay hâlâ tüm şiddetiyle süren Şii-Sünni çatışmasını başlatmıştır. Bu tarihten itibaren Yezid’in adı hainlik ve kalleşlikle özdeşleştirilmiştir. Ancak, Sünni Müslümanların yoğun olduğu Halep ve Sincar Dağları civarında güçlü bir Yezid kültü olmasına karşılık Şiilerin daha çok olduğu Dicle’nin doğusunda Ezidiler, Muaviye ve Yezid’in adını pek anmamaları, bu konunun da yeterince aydınlatılmamış olduğunu düşündürür.

Kendilerine göre Ezidi adı “yaratılmış” anlamına gelen Kürtçe “ezda” sözcüğünden gelir. Bazıları da Fars-Pehlevi inanışında “İyilik tanrısı” için kullanılan iz(e)d, yaz(a)d, yezdan, yazdan sözcükleriyle, bazıları ise Zerdüştlüğün başkenti İran’daki Yezd şehri ile ilintilendirirler.

Şerefname’de Ezidiler

Ezidilikten ilk söz eden yazılı kaynak 1597’de yazılmış olan Kürtlerin kroniği olan Şerefname. Ezidilerin bir şekilde düşman olarak gösterildiği kitabın bazı bölümleri eksik olduğu için buradan hikâyenin tümü öğrenilemez ancak, Ezidilerin tüm Mezopotamya’ya kan kusturan Moğolların şerrinden, “Aksak” Timur’un ölümüyle (1405) kurtuldukları, Safevi-Osmanlı çatışmasından kazançlı çıkarak Yavuz Sultan Selim döneminden yani 16. yüzyıldan itibaren Hakkâri ve Diyarbakır’dan Musul ve Halep’e kadar uzanan bölgede bir çeşit otonomi içinde yaşadıkları anlaşılmakta.

Ezidiler, aynen Kızılbaşlar, Zeydiler, Şiiler, Şabaklar, Nusayriler gibi “millet” statüsü kazanamamışlarsa da “zındık”, “mülhid” diye de adlandırılmamışlar. Bilindiği gibi bu terimler genel olarak “kâfir”, “inançsız” demek. Hâlbuki 1655’de Musul’a giden Evliya Çelebi, Ezidileri “Allahsız Araplar ve Kürtler” olarak tanımlar. Gerçekten de Ezidiler Osmanlı tarihi boyunca devletin gözünde hep şüpheli, hep kontrol edilmesi gereken gruplar olarak görülmüşler.

Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Roma’da yayımlanan bir kitapta Osmanlı İmparatorluğu ve İran’da yaklaşık 200 bin Ezidinin yaşadığı kaydedilir. 18. ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Safevi İmparatorluğu, Rusya ve Avrupalı güçlerin savaş alanına dönüşen Mezopotamya’nın kaotik ortamında hayatta kalmayı başaran Ezidiler, 1832-1838 arasında merkez tarafından kontrol altına alınmaya çalışılır, bu dönemde Ezidilerin dörtte üçü imha edilir. Bunu 1840-1848 seferleri izler. Ezidiler II. Abdülhamid’in İslamlaştırılma politikaları sırasında çok baskı görürler. Bu tarihler aynı zamanda Protestan misyonerler tarafından Hıristiyanlığa davet edildikleri yıllardır. 1892 sonbaharında Ömer Vehbi Bey komutasındaki Osmanlı orduları Musul’daki Sincar Dağları civarındaki Ezidilere acımasız bir saldırıya geçer. 1890’da Müslümanlığı kabul eden bazı aşiretler Hamidiye Alayları’na (Reşidiye Taburu’na) kabul edilir. 1893’te eski statülerini geri alırlarsa da 1915-16 Ermeni kırımında istisnalar hariç, Ermenileri destekleyen Ezidiler zararlarını bir daha kapatamazlar.


İnançlar ve tabular

Ezidilerin inançları Kitab-ı Cilve (Tecelli Kitabı) ile asılları ile kopyaları yüzlerce yıl önce kaybolan Mushaf-ı Reş (Kara Kitap) adlı iki kutsal kitapta anlatılan yaratılış efsaneleri üzerine kurulu. Ancak bu kitaplar günümüze kadar ulaşmadığı için, Ezidilik inancı esas olarak gelenekle biçimlenmiş, Irak’ta ya da Ermenistan’da yaşayan Ezidiler için kutsal olanla Türkiye’de yaşayan Ezidiler için kutsal olan farklı olmuş. (Bu yüzden, bu yazıda ifade edilen pek çok şeye, farklı geleneklerden gelenlerin itiraz etmesi mümkün.)

Aslında, Türkiye kamuoyunda yanlış bir biçimde ‘Şeytana Tapanlar^^ diye karalanan Ezidilerin inançları arasında ne şeytana tapmak, ne de kötülüğü sembolize eden şeytan var. Dahası, Şeytan kelimesini ve buna benzeyen “kaytan”, “şad”, “şer”, “melun” ve “lanet” gibi kelimeleri telaffuz etmeleri bile yasak. Anlaşılan Ezidiler, hem Müslümanlıkta ve Hıristiyanlıkta yeri olmayan Melek Tavus’un halkı olmanın, hem de egemen Türk ve Arap etnisitesinden olmak yerine Kürt olmalarının cezasını çekiyorlar. Ne de olsa “öteki’nin, hele de azınlık ise, kendinden daha aşağı ve kötü olduğu” fikri, insanlık tarihinin en eski negatif bilgisi.


Dünyanın en eski dini mi?

Biraz karışık bir konu ama yine de anlatmayı deneyelim: Ezidilik inancına göre, Huda (Xuda, Yaradan) sırasıyla yarattığı yedi melek aracılığıyla göğü, yeri, insanlığı ve Ezidi soyunun selameti için (Ezidiliğin bir çeşit peygamberi olan) Şeyh Adi bin Misafir’i yaratıp onu Musul yakınlarındaki kutsal şehir Laliş’e gönderdikten sonra dünya ile ilgilenmeyi bırakmış. Bu andan itibaren Tanrı iradesinin faal ve yürütücü uzvu, Tanrı’nın ikinci şahsiyeti olan Melek Tavus olmuş. Tanrının önce yanından kovup, yedi bin yıl sonra bağışladığı baş meleği Tavus, halkını göstermek için parmağıyla bir çember çizmiş ve “Çember içindeki bu halk benim halkımdır” demiş. Bir Ezidi’nin etrafına bir çember çizildiğinde, çemberi çizen tarafından silininceye kadar çemberden çıkamadığı rivayetinin kaynağı bu. Bir zamanlar, bunu bilenler çarşıda, pazarda, okulda karşılaştıkları Ezidileri daire içine alıp, dairenin içinde mahsur kalan Ezidi’nin çırpınmaları, ağlamaları ve yalvarmalarını eğlenerek izlerlermiş. Buna benzer bir durum, Ezidilerin mavi renkli giysiler giymemesi ya da marul yememesi gibi tabularla da ilgilidir. Konuyu bilenler, bunların çoğunun gelenekle ilgili olduğunu ve bugün uygulanmadığını söylüyor.


Şeyh Adi ve Laliş

Her ne kadar mensuplarınca “dünyanın en eski dini” olduğu iddia edilen Ezidilik varlığını Melek Tavus’a borçluysa da, bir inanç sistemi olarak bugünlere ulaşmasını Şeyh Adi bin Musafir’e (Misafir) borçlu olmalı. Şeyh Adi, 1075 yılında Lübnan’da Beit Far (bugün Hirbet Kanafar) köyünde, Müslüman bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş. Soyunun Emevi Halifesi Mervan bin Hakim’e uzandığı rivayet edilir. Gençliğinde Sufi mistisizminin önemli ismi İmam Gazali’den ders alan Şeyh Adi, bu sırada Kadiri tarikatının kurucusu olan Kürt asıllı Abdülkadir Geylani ile tanışmış, ardından Bağdat’tan Hakkârili Kürt boylarının kontrolünde olan Musul civarındaki Laleş Vadisi’ne göçmüş.

Şeyh Adi, 1116 yılında Abdülkadir Geylani ile birlikte (bazı Ezidi kaynakları, yolculukta kendisine Hallac-ı Mansur’un eşlik ettiğini iddia ederler. Ancak Şeyh Adi ile Hallac-ı Mansur farklı dönemlerde yaşamıştır.) Mekke’ye yaptığı hac ziyareti dışında 1162’de ölümüne kadar Sincar’daki Laliş’te kalmış. (Bu yüzden bugün Laliş Tapınağı Ezidilerin en kutsal mekânı, hac yeri.)

Burada Ezidi inancını yazıya döken Şeyh Adi’nin yazmalarından yapılan kopyaların Berlin ve Londra’daki kütüphanelerde olduğu sanılmaktadır. Şeyh Adi’nin yeğeni Hasan, gelenekte, Ezidi inanışını yeniden şekillendiren diğer önemli kişi olarak yer alır. Mushaf-ı Reş’i onun yazdığına (yazdırdığına?) inanılır. Kitab-ı Cilve ise Şeyh Adi tarafından yardımcısı Fahreddin’e yazdırılmıştır.


Yokoluşun eşiğinde

1800’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu’nun Mezopotamya topraklarında 120 bin, 1900’ların başında 37 bin, 1920’lerin başında Türkiye Cumhuriyeti’nde, ağırlıklı olarak Mardin’in Midyat, Şanlıurfa’nın Viranşehir, Siirt’in Kurtalan, Batman’ın Beşiri, Diyarbakır’ın Bismil ve Çınar ilçeleri ile Hakkâri’nin köylerinde 18 bin Ezidi yaşarken, bugün sayıları 500 civarına inmiş durumda. Bu dramatik düşüşte, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın, II. Abdülhamid’in 1890’lardaki İslamlaştırma politikaları ile İttihat ve Terakki’nin Ermeni politikaları en büyük role sahip. Cumhuriyet dönemindeki azalma ise, malum Türkleştirme politikalarının sonucu. Son dönemeci ise, 1985’te PKK’ya karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilmeleri oluşturuyor. Bugün Türkiyeli Ezidilerin yüzde 99’u Almanya, İsveç, Belçika ve Fransa’ya dağılmış durumdalar.


Edebiyatta (Y)Ezidiler

Rus yazarı Puşkin, Haziran 1829’da yaptığı Erzurum seyahati sırasında Rus generali Rayevsky’ye rapor verenler arasında kırmızı entarili, siyah başlıklı birini görür. Yolculuk sırasında yanında taşıdığı Papaz Garzoni’nin “Ezidiler Üzerine Notlar” adlı eserinden dolayı bu kişinin bir Ezidi olduğunu anlar. Adamı sorgular ve Ezidilerin Şeytan’a değil Allah’a inandıklarını öğrenir ve 1839’da yayımlanan Puteşestvie v Arzurum (Türkçeye Erzurum Yolculuğu adıyla çevrildi) adlı eserinde, Fransız misyoneri Papaz Gardzoni’nin ağzından Ezidileri Muaviye’nin oğlu ile Yezid ile bağlantılı sapkın bir mezhep olarak tarif eder.

Türkçü ideolog Ziya Gökalp, ilk manzum eseri olan Şaki İbrahim Destanı’nda (1908) İttihat ve Terakkicilerin bölgede güvenliği sağlamak için Hamidiye Alayları’nın başına, merkezi Urfa Viranşehir olan Mılli Aşireti’nin reisi olan İbrahim Paşa’yı koymaları, İbrahim Paşa’nın da yanına Ezidi Kürtlerinin o zamanki reisi, yeni İslamiyet’e geçmiş olan Hasan Kanco’yu (Hasenê Qenco) alarak 1905’te Diyarbakır yöresine yaptığı saldırıları anlatır. (Hasan Kanco, kapatılan DTP’nin eski eşbaşkanı Ahmet Türk’ün dedesidir.)


Yezidin Kızı

Milli Mücadele’den sonra, ülkeye ihanet ettikleri için ülke dışına sürülen 150likler’den biri olan Refik Halit Karay, 1939’da yazdığı Yezidin Kızı romanında, Ezidilik için “bütün dinlerin Rus salatasıdır” der. Oryantalist bir tavırla ele alınmakla birlikte, Ezidiler hakkında gerçeğe çok yakın bilgiler veren romanın kahramanı Fransa’da yaşayan Türk genci Hikmet Ali, atadan kalma köyünü ziyaret etmek için Marsilya’dan Suriye’ye giderken, gemide Kürtçe konuşan Arjantinli gizemli bir kadınla tanışır. Öykü ilerledikçe, Zeliha’nın Yezidi kavminden olduğu, hatta Yezid’in kızı olduğunu iddia etmesi, kızın gizemi daha da arttırır. Sincar Dağları’nın büyüleyici atmosferinde büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha’nın yanındaki Asuri rahibinden duydukları karşısında büyük bir şaşkınlığa düşecektir.

Şair ve oyun yazarı Murathan Mungan’ın, 1979’da Türkiye İş Bankası Ödülü’nü alan Mahmud ile Yezida adlı hüzünlü aşk hikâyesi ise, teknik sorunlarına ve klişelerine rağmen pek çok kişinin Eezidilerin efsanevi yaratıklar değil, hemen yanı başımızda, hatta içimizde yaşayan gerçek kişiler olduğunu keşfetmesine neden olmuştu. Ezidilerle Müslümanlar arasında yaşanan gerilimler, çember inancı hep bu oyunla zihinlere kazınacaktır.


“Güneşe Tapanlar”

Yaşar Kemal’in otobiyografik nitelikteki Kimsecik Üçlemesinde (1980-1994) kahraman Mustafa’nın (Yaşar Kemal) ailesi, I. Dünya Savaşı’nda Rusların Doğu Anadolu’yu işgali sırasında Van’dan Çukurova’ya göçerken, yol boyunca, aile savaşta kimsesiz kalmış binlerce çocukla karşılaşırlar ve Mustafa’nın babası, yolda bulduğu yaralı ve kimsesiz bir çocuğu evlat edinir. Ailesi öldürülmüş bu çocuğun Yezidi (yazar Ezidi değil Yezidi der) olması ihtimalinden hareketle, Mustafa Yezidi inançlarını anlatmaya koyulur. Bir Ada Hikâyesi dörtlüsünün Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1998) adlı romanında Sarıkamış bozgununda firar edip Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde köyleri talan eden askerlerden biri olan Abbas başından geçenleri anlatılırken kitaba adını veren Yezidi kırımından, Yezidilikle ilgili inanışlardan bahseder. Yezidilerin günde üç kere, bir sabah gün doğarken, bir kez tam öğleyin, güneş tepedeyken, bir de gün batarken yönlerini güneşe dönüp dualarını okuduklarını belirten kahramanlardan Emir Sultan “Belki de insan soyunun şimdiye kadar söylediği en güzel dualar bunlardır. Belki de en güzel türküler, en güzel şiirler bu dualardan çıkmıştır. Belki de Mezopotamya’nın bütün destanlarının temelinde bu dualar vardır” ve “Şu insanoğlunda öylesine bir güç var ki tükenmiyor, çürümüyor, ölmüyor, toprak gibi, ışık gibi, su gibi. Ben Yezidi değilim, ama onların direnme güçlerini, insanlıklarını, dostluklarını seviyorum, onların dirençlerine saygı duyuyorum” diyerek Yezidileri takdir eder.


Özet Kaynakça:
Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü (Dinler Mezhepler Tarikatler Efsaneler),1975; John Guest, Yezidiliğin Tarihi, Avesta 2001; Roger Lescot, Yezidiler/Din Tarih ve Toplumsal Hayat, Cebel, Sincar ve Suriye Yezidileri, Avesta Yayınları, 2001; Sabiha Banu Yalkut, Melek Tavus’un Halkı Yezidiler, Metis Yayınları-2003; A. S. Puşkin, Erzurum Yolculuğu, TİMAŞ Yayınları, 2003; R. H. Karay, Yezidin Kızı, İnkilap Kitapevi, 1992, M. Mungan, Mahmud ile Yezida, Metis, 2006; Yaşar Kemal, Kimsecik Üçlemesi (Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı, Kanın Sesi) ve Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, YKB Yayınları, 2004.

(Zerdüştlük ile ilgili kısa girişi ise yazının internet nüshasına koyacağım.)

***
Not:
Bu konuda ilk yazımı 2007’de AGOS’a yazmıştım. O sırada Ezidiler hakkında beni aydınlatan, bilgilendiren, yanlışlarımı düzelten iki değerli kişiye; Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Amed Gökçen’e ve Radikal’den Ali Topuz’a şükranlarımı sunmak isterim.raf

Ayşe Hür - Taraf
Ev e-mail ji ber spambots hatîye parastin, ji bo dîtina vê gerek JavaScript vekirî be

Şîrove

B
i
u
Quote
Code
List
List item
URL
Nav *
Email (Ji bo pirs û bersîva)
Kod   
Bişîne
 

Pirtûka Îkram Oguz

---------------------------------------------

Pirtûka memo sahin

Dengê Agir

---------------------------------------------

Mêvanên Malperê

Vê gavê 403 mêvan di malperê de ne

NIVÎSKAR

Parveke


Nivîsên Dawî

Nivîsên Popûler

Agahî

Geli Xwendevanên hêja, ji hinek nivîsan ra gelek şirove tên. Em nikarin hemuyan di vêderê da biweşînîn. Ji vir şunda şiroveyên we ji jib o kîjan nivîsê be, em di bin wê nivîsê da diweşînin. Sevgili okuyucular, bazı yazılara gelen yorumların çokluğu nedeniyle hepsini bu bölüme yansıtma olanağımız olmadığı için bundan böyle yorumları ilgili yazının altında yayınlayacağız. Silav û rêz…

NavKurd